Archive for November 2013


Event-based Mimari ve Node.js

November 13th, 2013 — 4:38am

3-4 yıl önce “C# ve Java’dan sonra daha başka programlama dili çıkmaz herhâlde” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Şu anda bir daha düşündüğümüzde ne kadar komik bir yorummuş :) Ortalık dilden geçilmiyor resmen, (scala, closure, node.js(javascript), ruby, erlang, objective c) kariyerine yeni başlayan biri için seçim yapmak zor gözüküyor, bizim zamanımızda seçenek daha azdı…

Nodejs’i kurcalamaya başladım ve web development sevdiğimden sanırım yazılımda anadilim c#’dan javascript’e geçiyor. “Event driven” programlamayla ilgili biraz yazmak istiyorum.

“blocking”, “nonblocking”, “event-based”, “thread-based” nedir, farkları neler halk dilinde anlatmak istiyorum.

Konuyu anlatmak için kullanılan en klasik metafor, bir doktorun muayenehanesinde resepsiyon görevlisi ile görüşebilmek için sırada beklemek. Bizde bu örneği kullanalım.

Geleneksel thread-based sistemde,  resepsiyon görevlisinin yanına gittiğinizde işleminiz tamamlanana kadar resepsiyonda ayakta beklersiniz. Eğer 3 form doldurmanız gerekiyorsa, bunları o anda resepsiyonda ayakta doldurursunuz, resepsiyon görevlisi de siz formları doldurana kadar bekler. Bu şekilde, resepsiyon görevlisini bloke ederek (blocking) diğer müşterilere hizmet vermesini engellemiş olursunuz. (tabi bu sizin suçunuz değil, sistemi tasarlayanların ayıbı :) )

Thread-based bir sistemi ölçeklendirmenin (scale) tek gerçek yolu, daha fazla resepsiyon görevlisi çalıştırmaktır. Tabii ki daha fazla insana para ödemek durumunda kaldığınız için bunun mali getirileri ve ekstra resepsiyon görevlilerine yer açmanız gerektiği için de fiziksel getirileri vardır.

Event-based sistemde ise, resepsiyona gidip doldurmanız gereken ekstra formlar olduğunu öğrendiğinizde, resepsiyon görevlisi size doldurmanız gereken formları ve bir kalem vererek formları doldurduktan sonra resepsiyona tekrar geri gelmenizi söyler. Siz formları doldurmak için bir yere gidip oturduğunuzda, resepsiyon görevlisi sıradaki diğer kişi ile ilgilenir. Bu şekilde, resepsiyon görevlisini diğerlerine hizmet etme konusunda bloke etmemiş olursunuz. (non-blocking)

Non-blocking / event-based sistemin ölçeklenebilirliği oldukça yüksek (highly scalable). Tabiki bekleme sırası uzayıp gidiyorsa, yeni bir resepsiyon görevlisini sisteme dahil etmeniz gerekecektir ancak bunu thread-based sistemdeki kadar erken yapmak zorunda değilsiniz. Daha düşük maliyetle daha uzun süre idare edebilirsiniz.

Bu aynı zamanda, bir fast-food restoranında sipariş vermeye de benziyor. Thread-based sistemde, sıra size geldiğinde siparişinizi verirsiniz ve siparişiniz hazırlanıp size verilene kadar orada beklersiniz. Siz siparişinizi alıp sıradan çıkana kadar kasiyer sırada bekleyen bir sonraki kişiye yardımcı olamaz. Daha fazla müşteriye hizmet vermek istiyorsanız, daha fazla kasiyerin olması gerekiyor.

Bazı fast-food restoranlarının bu şekilde işlemediğini biliyoruz. Kasiyerlerden mümkün olan en fazla verimi alabilmek için event-driven sisteme göre işliyorlar. Siparişinizi verdiğiniz anda, kasiyer ödemenizi alırken sipariş hazırlanması için başka bir kişiye iletilir. Ödemenizi yapıp sıradan çıktıktan sonra, kasiyer sıradaki diğer müşterilerle ilgilenir. Hatta bazı restoranlarda, siparişiniz hazır olduğunda gidip almanız için yanıp sönen ve titreyen bir pager bile verebilirler. Burdaki asıl nokta, yeni siparişlerin alınmasını bloke etmiyor (non-blocking) oluşunuzdur.

Siparişiniz hazır olduğunda, kasiyer (ya da başkası) isminizi, sipariş numaranızı söyleyerek ya da pager’ınıza mesaj göndererek bunu size bildirir. Siparişinizin hazır olması olayı, bu kişinin bazı fonksiyonları/eylemleri yerine getirmesini sağlar. (Programlama dilinde buna “callback” denir).

Geleneksel tarzda web serverlar thread-based modelindeydiler. Apache ya da diğer bir web serverı çalıştırırsınız ve bağlantıları almaya başlar. Server’a bir bağlantı iletildiğinde, server o sayfa ya da diğer işlemle ilgili talebi gerçekleştirene kadar bağlantıyı açık tutar. Eğer bir sayfayı diskten çekip almak ya da sonuçları bir veritabanına yazmak birkaç mikro saniye sürüyorsa, web server bu input/output operasyonları için o süre boyunca bloke edilir (blocking) (bu işlem “blocking I/O” olarak adlandırılır). Bu türdeki bir web server’ı ölçeklendirebilmek için, ekstra server kopyaları çalıştırmanız gerekir (kopyalar ekstra bir işletim sistemi thread’i gerektirdiği için “thread-based” olarak nitelendirilir).

Node.js ise, event-driven modeli kullanır. Buna göre, web server gelen talepleri kabul eder, talebi yerine getirilmesi için ilgili yere gönderir ve bir sonraki web talebi için hizmet vermeye devam eder. İlk talep tamamlandıktan sonra, tekrar işlem sırasına geri döner ve sıra ona geldiğinde sonuçlar geri gönderilir (ya da bir sonraki adım ne ise o gerçekleşir). Bu model, oldukça etkin ve ölçeklenebilir (scaleable) bir modeldir çünkü web server herhangi bir okuma-yazma (read or write) operasyonu için beklemediğinden sürekli talepleri kabul eder bu “non blocking I/O” ya da “event-driven I/O” olarak adlandırılır.

Konuyu biraz daha somut anlatmak gerekirse:

  1. Node.js web server’ından “/about.html” talep edersiniz.
  2. Node.js server’ı talebinizi kabul eder ve o dosyayı diskten çekebilmek için bir fonksiyonu devreye sokar.
  3. Node.j server’ı dosyanın çekilmesini beklerken, bir sonraki web talebine hizmet vermeye devam eder.
  4. Dosya diskten alındığında, callback fonksiyonu çağırılır.
  5. Node.js server’ı bu callback ile “/about.html” sayfasını web browser’ınıza gönderir.

 

Aslında böyle bir işlemi gerçekleştirmek mikrosaniyeler alıyor; ancak her mikro saniye değerlidir! Eğer söz konusu olan ölçeklenebilirliği yüksek (highly-scaleable) web serverlar ise. (birkaç milyon üyeniz var ve anlık yüzbinlerce ziyaretçi sisteminizi kullanıyor ise mikro saniye önemli)

Aslında .net framework 4.5 ile gelen yeniliklerden olan async / await de buna benzer bir işleyiş. Ancak bu mimariyi Node.js ile uyguladığınızda oldukça yaygın olan JavaScript dilini kullanıyorsunuz. Web geliştiren birinin JavaScript’e dokunmamış olması çok zor. Yazılımcıların daha önceden az birazda olsa bildikleri bir dil olduğundan, sanılandan çok daha düşük bir alışma/öğrenme zamanı ile çok hızlı ve ölçeklenebilir serverlar kurmak mümkün.

Comments Off on Event-based Mimari ve Node.js | Software Architecture

Yalın Düşünen ve Üreten Girişim Her şeyi Değiştiriyor

November 2nd, 2013 — 1:46pm

Yalın düşünce (Lean Startup) yaklaşımı gittikçe yayılmakta ve insanların bu konuda deneyimleri artmakta. Bu durum dünyayı çok hızlı bir değişime sürüklemekte. İçgüdüler ve hayallerle karar vermek tarih oluyor. Elimizde rakam olmadan karar vermemiz için gerekli metodolojilere yalın düşünce sayesinde sahibiz. Metodolojiyi doğru uygularsak, şansa ihtiyaç olmadan daha düşük maliyetlerle kar eden firmalar kurulabilecek durumdayız. Tabi bu düşünce ve metodolojiler, takım olamadığınızda sizi gene bir yere götüremez.

Bu konuda türkçe kaynakları arttırmamız gerektiğini düşünüyorum. HBR’da yayınlanmış bir yazıyı çevirip yorumlayarak bir yazı hazırlamak istedim.

İster yeni kurulmuş bir teknoloji şirketi olsun, ister küçük bir işletme olsun ya da büyük bir şirket bünyesindeki bir kuruluş olsun yeni bir firma kurmak her zaman bir şans işi olmuştur. Yıllardır uygulanan formüle göre; önce bir iş planı hazırlanır, bu plan yatırımcılara sunulur, aileden para koparılır, ekip kurulur, ürün piyasaya sunulur. Sonrasında tüm gücünüzle satışa başlarsınız. Ve bu aşamaların herhangi birinde büyük ihtimalle kaçınılmaz bir başarısızlık yaşarsınız. Şans sizden yana değildir: Harvard Business School’dan Shikhar Ghosh’un yaptığı yeni bir araştırmaya göre tüm start-up girişimlerinin %75’i başarısızlıkla sonuçlanıyor. (Bana kalırsa bu oran %90 civarında)

Ancak son zamanlarda bu durumu değiştirebilecek, yeni bir şirket açma sürecini daha az riskli hale getirebilecek bir güç ortaya çıktı. “Lean start-up” olarak adlandırılan bu yöntem; ayrıntılı planlama yerine deneme yanılmayı, sezgiler yerine müşteri geri bildirimini, geleneksel bir defalık tasarım yerine tekrarlamalı tasarımı tercih ediyor. Her ne kadar bu yöntem birkaç yıllık olsa da, “minimum uygulanabilir ürün” (MVP), “pivotlama” (pivoting) gibi konseptler start-up dünyasında hızlıca yerlerini aldı; hatta batıda işletme bölümleri müfredatlarını bu konuları öğretecek şekilde düzenledi.

Lean start-up hareketi henüz tamamen yaygınlaşmadı, ancak tam etkisi yakında hissedilmeye başlanacak. Aslında ‘lean start-up’ pek çok açıdan tam olarak anlaşılmamış, etkilerini şirketlerin yeni yeni kavramaya başladığı moda bir terim. Ancak lean start-up uygulamaları yaygınlaştıkça, girişimcilikle ilgili şimdiye kadar kabul görmüş düşünceleri alaşağı ediyorlar. Her türlü yeni girişim, hızlı şekilde başarısız olma ve sürekli öğrenme ilkelerini uygulayarak başarı şanslarını arttırmaya çalışıyor.

Mükemmel İş Planı Aldatmacası

Gelenekçi bakış açısında göre, her kurucunun yapması gereken ilk iş; statik bir belge olan ve fırsatın büyüklüğünü, çözülmesi gereken sorunu ve yeni girişimin sunacağı çözümü tanımlayan bir iş planı hazırlamak. Bu belge genellikle, beş yıllık gelir, kâr ve nakit akışı tahminlerini içerir. İş planı, aslında, bir girişimci proje oluşturmaya başlamadan önce masa başında her şeyden ve herkesten uzakta yazılan bir araştırma alıştırmasıdır. İş planı sayesinde para kazanmaya ve fikri uygulamaya koymadan önce işle ilgili bilinmeyenlerin pek çoğunun tahmin edilebileceği varsayılır.

İnandırıcı bir iş planı ile bir girişimci yatırımcılardan para alır almaz, yine aynı şekilde her şeyden ve herkesten uzak ürününü geliştirmeye başlar. İşi geliştirenler, çok az müşteri girdisi ile projeyi lansmana hazır hale getirmek için binlerce işçilik saati harcarlar. Ancak ürünü hazırlayıp piyasaya sunulduktan sonra, satış ekibinin ürünü satması ile birlikte, müşteriden geri bildirim alırlar. Ve genellikle, aylar hatta yıllar süren geliştirme çalışmaları sonrasında girişimciler zor yoldan müşterinin aslında üründe bulunan özelliklerin pek çoğuna ihtiyaç duymadığını ya da bu özellikleri istemediğini öğrenmiş olurlar.

Bu standart yolu izleyen binlerce start-up’ı uzun yıllardır gözlemlemenin sonucunda, en azından üç şey öğrenmiş oluyoruz:

1-      Müşteriyle kurulan ilk etkileşim sonrasında iş planları çok nadiren geçerliliklerini koruyor. Boksör Mike Tyson’ın rakiplerinin maç öncesi stratejileri hakkında söylediği gibi: “Ağzına yumruğu yiyene kadar herkesin bir planı vardır.”

2-      Risk sermayedarları ve son dönemdeki Sovyetler Birliği dışında hiç kimsenin bilinmeyenlerin tamamını tahmin etmek için beş yıllık iş planına ihtiyacı yoktur. Bu planlar, genellikle kurmacadır ve planları oluşturmak için harcanan zaman genellikle boşa harcanmış zamandır.

3-      Start-up’lar büyük şirketlerin küçük versiyonları değildir. Master planlara uygun olarak gelişme göstermezler. Sonunda başarıya ulaşanlar, üst üste başarısızlığa uğrarken, müşterilerden öğrendikleriyle başlangıçtaki fikirlerini duruma uygun olarak değiştirirler, geliştirirler, tekrar ederler.

Önemli farklardan biri ise, mevcut şirketler bir iş modelini uygularken, start-up’lar bu iş modelinin arayışındadırlar. Bu ayrım, lean start-up yaklaşımının temelinde yatıyor. Bir start-up’ın lean tanımını şekillendiriyor: tekrar edilebilir ve ölçeklenebilir bir iş modelini bulmak için oluşturulmuş geçici bir organizasyon.

Lean yönetiminin üç temel ilkesi bulunur:

Öncelikle, girişimciler kendilerini aylar süren planlama ve araştırma çalışmalarına vermek yerine, ilk gün için önlerinde önceden test edilmemiş hipotezlerin (iyi tahminlerin) bulunduğunu kabul ederler. Bu yüzden, kurucular karmaşık bir iş planı yazmak yerine iş modeli kanvası (bu kanvas’a bu yazıdan sonra sağlıklı bir zaman ayırın!) olarak adlandırılan bir çerçevede hipotezlerini özetlerler. Aslında bu, bir şirketin hem kendisi hem de müşterileri için nasıl değer yarattığını gösteren bir diyagramdır.

İkinci olarak, lean start-up’lar müşteri geliştirme olarak adlandırılan “binanın dışına çık” yöntemini kullanarak hipotezlerini test ederler. Sahaya inerek potansiyel kullanıcıların, alıcıların ve ortakların ürünün özellikleri, fiyatı, dağıtım kanalları ve karşılanabilir müşteri satın alma stratejileri dahil olmak üzere iş modelinin tüm unsurları hakkındaki görüşlerini öğrenirler. Vurgu çeviklik ve hızın üzerindedir: yeni teşebbüsler minimum uygulanabilir ürünleri hızlıca bir araya getirir ve anında müşteriden geri bildirim alır. Sonrasında müşterinin girdilerini kullanarak varsayımlarını revize eder ve yeniden tasarlanan teklifleri test edip işe yaramayan fikirler üzerinde küçük düzeltmeler yaparak (tekrarlar) ya da daha gerçekçi düzenlemeler (pivotlar) yaparak döngüyü yeniden başlatırlar.

Üçüncü olarak, lean start-up’lar yazılım dünyasında ortaya çıkmış olan ve çevik gelişim olarak adlandırılan bir şeyi uygularlar. Çevik geliştirme ile müşteri geliştirme bir arada yürür. Müşteri sorunları ve ürün ihtiyaçlarına ilişkin varsayımlarda bulunan ve yıllar süren ürün geliştirme döngülerinin aksine çevik geliştirme sayesinde ürün adım adım ve tekrarlar geliştirilerek boşa harcanan zaman ve kaynaklar ortadan kaldırılmış olur. Süreç sayesinde start-up’lar test ettikleri minimum uygulanabilir ürünleri üretirler.

Lean yöntemler, start-up’ların işlerini tanımlamak için kullandıkları dili değiştiriyor. Dot-com patlamasının yaşandığı dönemde, (potansiyel rakiplerin dikkatini pazardaki bir fırsata çekmemek amacıyla) start-up’lar “gizli mod”da faaliyet gösteriyor ve prototipleri sadece beta test aşamasında müşterilere sunuyorlardı. Lean start-up metodolojisi tüm bu kavramları geçersiz kılıyor çünkü lean metodolojisi, pek çok sektörde müşteri geri bildiriminin gizlilikten daha önemli olduğunu ve sürekli müşteri geri bildirimin düzenli olarak yapılan açıklamalardan daha iyi sonuçlar verdiğini kabul eder.

İlk kez 2003 yılında Steve Blank’ın yazdığı Four Steps to the Epiphany kitabında start-up’ların büyük şirketlerin küçük versiyonları olmadıkları dile getirilmiştir. Bu kitap aynı zamanda müşteri geliştirme sürecini detaylı olarak anlatmaktadır. 2010 yılında Alexander Osterwalder ve Yves Pigneur Business Model Generation kitabında iş modeli kanvasları için girişimcilere standart çerçeveyi sunmuşlardır. 2011 yılında Eric, The Lean Startup kitabında konuya ilişkin genel bir bakış açısı sunmuştur. 2011 yılında Bob Dorf ve Steve Blank, öğrendikleri lean tekniklerin bir özetini Startup Owner’s Manual kitabında adım adım vermişlerdir.

Lean start-up yöntemi şu anda 25’in üzerinde üniversitede ders olarak verilmekte ve Udacity.com’da online ders olarak sunulmaktadır. Bunun yanı sıra, dünya genelinde pek çok şehirde çeşitli kuruluşlar, lean yöntemlerini yüzlerce girişimciye öğretmek amacıyla ‘Startup Weekend’ gibi etkinlikler düzenliyor. Bu tür toplantılarda, bir oda dolusu start-up ekipleri birkaç saat içerisinde potansiyel ürün fikirlerinin üzerinden geçme fırsatını buluyorlar. Her ne kadar bu tür etkinliklere katılmayan kişiler için pek inandırıcı olmasa da bu tür toplantılarda Cuma akşamı kurulan bir iş, genellikle Pazar öğleden sonra kazanç sağlamaya başlıyor.

Girişimci, Yenilik-Temelli Bir Ekonomi Oluşturma

Lean süreçlerin münferit start-up’ları daha başarılı kıldığı gibi iddialar ortaya atılsa da, bir metodolojinin herhangi bir start-up’ın başarılı olacağını garanti edebilmesi için başarı pek çok etkene dayanmaktadır. Pek çok start-up için lean yöntemlerin kullanılması geleneksel yöntemlerin kullanılmasına oranla daha az başarısızlığa yol açacaktır.

Daha düşük seviyelerdeki start-up başarısızlık oranı, önemli ekonomik sonuçlar doğurabilir. İşlerdeki aksamalar, düzenlemeler ve küreselleşme gibi etkenler, her ülkede ekonomiyi sarsıyor. Sağlam sektörlerde işten çıkarmalar yaşanıyor. 21. yy’da istihdam artışı, yeni girişimler sayesinde gerçekleşecek. Bu yüzden yapılması gereken, bu girişimlerin başarmasını, büyümesini ve daha fazla sayıda insanı istihdam etmesini sağlayacak bir ortamın gelişmesine katkıda bulunmak. Start-up’ların hızlı bir şekilde yaygınlaşmasıyla desteklenen bir inovasyon ekonomisinin oluşturulması şimdiye kadar bu kadar zorunlu olmamıştı.

Geçmişte, start-up’ların sayısındaki artış, başarısızlık oranına ek olarak beş etken tarafından kısıtlanıyordu:

1-      İlk müşteriyi bulmanın getirdiği yüksek maliyet, hatta yanlış ürünü çıkarmanın getirdiği daha yüksek maliyet.

2-      Uzun teknoloji geliştirme döngüleri.

3-      Bir start-up kurmanın ya da start-up’ta çalışmanın risklerini göze alabilecek insan sayısının az olması.

4-      Risk sermayesi sektörünün yapısı (birkaç tane firmanın ciddi kârlar elde edebilmek için az sayıda start-up’a büyük miktarlarda para yatırmasını gerektiren yapı)

5-      Start-up’ların nasıl kurulacağına ilişkin gerçek uzmanlığın belirli bölgelerde toplanması.

Lean yaklaşımı; geleneksel yöntemlere kıyasla daha hızlı ve ucuz bir şekilde yeni girişimlere müşterilerin gerçekten istediği piyasayı sunmaları konusunda yardımcı olarak ilk iki engeli ve dolayısyla start-up’ları daha az riskli hale getirerek de üçüncü engelin etkisini azaltıyor.

Günümüzde GitHub gibi platformlar, açık kaynak yazılımlar ve Amazon Web Services, Hetzner gibi bulut hizmetleri, yazılım geliştirme masraflarını milyon dolarlardan bin dolarlara düşürdü. Artık denizaşırı ülkelerdeki üreticilere ulaşmak çok kolay olduğundan donanım start-up’ları kendi fabrikalarını kurmak zorunda değil. Aslında, lean start-up metodolojisini uygulayan genç teknoloji şirketlerini web üzerinden “bit” olarak teslim edilen yazılım ürünlerini ya da Çin’de üretilen donanımları sattığını görmek artık çok olağan.

Diğer bir önemli trend ise, finansmana erişimin merkezileştirilmesi. Risk sermayesi, Silikon Vadisi, Boston ve New York civarındaki resmi firmalar için girilmesi zor bir kulüp gibiydi. Bugünün girişimcilik ekosisteminde, geleneksel yüz milyon dolarlık girişim sermayesi fonlarından daha küçük, yeni süper melek fonları ilk aşama yatırımları yapabilecek durumda. Y Combinator ve TechStars gibi dünya çapında yüzlerce firma çekirdek yatırımları şekillendirmeye başladı. Kickstarter gibi crowdsourcing siteleri start-up’ları finanse etmenin daha demokratik yollarını sunmaya başladı. (Türkiye’de böyle bir yapı hala yok, melek yatırımcı olduğunu iddia eden kişilere ve kurumlara inanıp zaman kaybetmenizi istemem!)

Günümüzün yeni girişimleri için bilginin sürekli olarak erişilebilir olması ayrıca bir nimet. Henüz internet ortada yokken, yeni şirket kurucuları ancak deneyimli yatırımcı ya da girişimcilerle bir kahve için görüştüklerinde tavsiye alabiliyorlardı. Bugünün en büyük zorluğu ise, verilen bir yığın tavsiyenin arasından işe yarar olanları seçmek. Lean kavramlar, iyiyi kötüden ayırmanız için size bir çerçeve sunuyor.

Lean start-up teknikleri başlangıçta hızlı büyüyen teknoloji teşebbüsleri oluşturmak amacıyla tasarlandı. Eğer tüm küçük işletme dünyası bu teknikleri kucaklarsa, bu teknikler büyüme ve verimliliği arttırarak, GSYH ve istihdam üzerinde direkt etkiye sahip olabilirler.

Hatta bunun olabileceğine dair işaretler bile var. 2011 yılında ABD Ulusal Bilim Fonu, temel bilimler araştırmalarını ticarileştirmek için lean yöntemlerini kullanmaya başladı. ABD genelinde 11 üniversite araştırmacı bilim adamlarından oluşan yüzlerce ekibe bu yöntemleri öğretiyor.

MBA programları, bu yöntemleri müfredatlarına dahil ediyor. Bu programlar, yıllarca gelir ve nakit akışı gibi konularda büyük şirketlerin yaklaşımlarının start-up’lara nasıl uygulanacağını öğrettiler. Şimdi ise, işletme okulları yeni teşebbüslerin kendi yönetim araçlarına ihtiyaç duyduklarının farkına vardı.

İşletme okulları, yönetimin uygulanması ve iş modelinin aranması arasındaki farkı anladıkça girişimcilik eğitimlerinin şablonu olarak iş planını bir kenara bırakıyorlar. Ve MBA programlarının bir parçası olarak yıllardır düzenlenen iş planı yarışmalarının yerini iş modeli yarışmaları alıyor. Stanford, Harvard, Berkeley ve Columbia bu konuda liderlik ederek lean start-up’ı müfredatlarına dahil ediyorlar.

  1. YY Şirketleri için Yeni Bir Strateji

Lean start-up uygulamalarının sadece yeni teknoloji teşebbüsleri için olmadığı artık daha da açık.

Şirketler, geçtiğimiz 20 yılı masraflarını azaltarak verimliliklerini arttırmak için harcadı. Sadece mevcut iş modellerini iyileştirmeye odaklanmak, artık yeterli değil. Neredeyse büyük şirketlerin tamamı, sürekli yeniliklerle durmaksızın artan dış tehditlerle başa çıkmaları gerektiğinin farkında. Hayatta kalmak ve büyüyebilmek için şirketlerin yeni iş modellerine yatırım yapmaya devam etmesi gerekiyor.

Örneğin, GE’nin Enerji Depolama bölümü yenilik yapma şeklini değiştirecek bir yaklaşım uyguluyor. 2010 yılında bölümün genel müdürü Prescott Logan, yeni geliştirdikleri bir bataryanın sektörü alt üst etme potansiyeline sahip olduğunun farkına vardı. Geleneksel ürün genişletme yönteminde olduğu gibi yeni bir fabrika kurma hazırlıklarına başlamak, üretimi arttırmak ve yeni teklifi piyasaya sunmak yerine, Logan lean tekniklerini uyguladı. Yeni bir iş modeli arayışına girdi ve müşterilerle etkileşimde bulundu. Ekibiyle birlikte yeni pazarların ve uygulamaların potansiyellerini keşfetmek üzere dünya genelinde onlarca potansiyel müşteriyle yüz yüze görüştü. Bunlar satış çalışmaları değildi. Takım üyeleri Powerpoint sunumlarını bir kenara bıraktı ve müşterilerin bataryanın durumu ile ilgili sorunlarını, korkularını dinledi. Müşterilerin endüstriyel bataryaları nasıl satın aldığını, ne sıklıkta kullandıklarını ve çalışma koşullarını öğrenmek için daha da derinlere daldılar. Aldıkları geri bildirimlerle, müşteriye odaklandıkları noktada köklü bir değişiklik yaptılar. Öncelikli hedef segmentlerinden birini (veri merkezlerini) kaldırdılar ve yeni bir segment keşfettiler. Ayrıca, oldukça geniş olan “telecom” müşteri segmentini gelişmekte olan ülkelerde cep telefonu tedarikçileri olarak daralttılar. Son olarak, GE 2012 yılında açılışını yaptığı Schenectady, New York’daki batarya üretim tesisi için 100 milyon dolarlık yatırım yaptı.

Yönetim eğitiminin ilk 100 yılı, mevcut işlerin yürütülmesi ve verimliliğini şekillendirecek strateji ve araçların oluşturulmasına odaklandı. Şimdi girişimleri piyasaya sunarken elimizde yeni iş modellerini aramamıza yardımcı olacak araçlar bulunuyor. Ayrıca, sürekli aksaklığa yol açan kuvvetlerle başa çıkmaları konusunda mevcut şirketlere yardımcı olma açısından “lean” tam zamanında gelmiş gibi görünüyor. 21. yüzyılda bu kuvvetler, her türlü şirketteki insanların hızlı değişimin getirdiği baskıyı hissetmelerine yol açacak. Lean start-up yaklaşımı, bu kişilere ve şirketlere bunlarla önceden karşılaşmayı, hızlı bir şekilde yenilik yapmayı ve bizim bildiğimiz şekliyle işlerini dönüştürmeyi sağlayacak.

Sonsöz olarak, yaptığınız iş ne ile ilgili olursa olsun, yalın düşünce (lean) metodolojilerini uygulamayı daha ciddiye almanızı öneriyorum. Ölçmeden karar vermemeyi refleks haline getirin. Rakamlar yalan söylemez ama hislerinizde yanılıyor olabilirsiniz!

Kaynak: https://hbr.org/2013/05/why-the-lean-start-up-changes-everything

Comments Off on Yalın Düşünen ve Üreten Girişim Her şeyi Değiştiriyor | Startup


Back to top